Öne Çıkan Yayın

Cizreliler intikam gününü bekliyor

Amed'in Dicle Üniversitesi'nde öğrencilik ederken, öğrenci yurdunda birlikte kalırdık Serxwebûn’la. Yurdun geleneksel bol aksiyon...

27 Temmuz 2013 Cumartesi

Avrupa´nın “aşağı ırkı”: Mülteciler


“Mülteciler, sığınma süreçleri öncesinde, sırasında ve sonrasında saygı duyulması gereken haklara sahiptirler. İnsan haklarına duyulan saygı, günümüzdeki mülteci akınlarını hem önlemek hem de çözmek için gerekli bir koşuldur. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseri, Sadako Ogata’nın ifadesiyle, ‘mülteci sorunu, tüm devletlere ve insanlara, insan haklarına olan bağlılıklarını sınayacakları bir sınav olarak sunulmalıdır’.” (Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği İnsan Hakları Bilgi Kitapçığı No. 20 - Zulüm Görme Tehlikesi Olan Kişilerle İlgili Sığınmaya İlişkin Karar – 1967)

Bu kararı alanlar bugün nerdeler, bilmiyorum. Görünen o ki, kararlarını da yanlarına katıp çekip gitmişler. Zira bugün mültecilere ne saygı gösteriliyor; ne de insan haklarına uygun bir yaklaşım reva görülüyor.

Yaklaşık 4 aydır, Almanya’da mülteciyim. Ülkemde öğrencilik ve gazetecilik yaparken aldığım 10,5 yıllık hapis cezası beni buralara getirdi. Mülteci politikasını sorgularkenki kalkınma noktam da, kendi deneyimim olacak. Bunları anlatmama neden olan ise, kaba bir 'kara çalma' dürtüsü değil, başkalarının da aynı fenalıklara maruz kalmaması için 'üzerime düşen'in ifasıdır. Anlatımlarımın yanı sıra, bu süreç boyunca telefonumla çektiğim fotoğrafları da paylaşacağım.

İltica başvurumu, Sachsen(Saksonya) Eyaleti'ndeki Chemnitz şehrinde yaptım. Şehrin tepesindeki kocaman bir alana kurulmuş, devasa bir toplama kampı... Avukatımın hazırladığı iltica etmek istediğime dair belgeyle birlikte kampın kapısına dayandığımda, herkesten duyduğum onca şeye rağmen iyimser duygular içindeydim. En nihayetinde Avrupa, ileri bir uygarlığı temsil ediyordu ve gelinen aşama itibariyle, demokrasi yolunda önemli bir mesafe kat edilmişti.

Chemnitz'de önce, artık alıştığım saatler süren bekleyişlerden birini tamamlamak zorundaydım. Sonrasında, Almanya'ya nasıl girdiğime dair ifademi aldılar ve bir anda, elime içinde üçüncü sınıf temizlik malzemelerinin olduğu bir poşet ve yastık-yorgan tutuşturdular. Günlerden Perşembe idi ve Pazartesi'ye kadar bekleyecektim.

Toplama kampının koridorlarında gördüğüm ilk şey, oraya buraya sıçramış kan lekeleri oldu. Sonradan öğrendiğime göre Çeçen gençlerle Tunuslu gençler kavga etmiş; polis ise ancak, saatler süren kavga bittikten sonra gelebilmiş! Bu sırada onlarca genç de hastanelik olmuş tabii.

München Obersendling
Kampın odaları(mülteciler onlara “koğuş” demeyi tercih ediyor!) ortalama 10 kişilik, duvarları kimbilir kaç zamandır boya görmemiş, rezil yerler... Mülteciler, koyun sürüleri gibi, insanlık onuruna yaraşmayan bu odalara dolduruluyorlar. Duvarlar, ancak hapishanelerde görebileceğiniz gün çentikleriyle ve arabesk isyan cümleleriyle dolu. Buradan geçenler, boş buldukları bir köşeye isimlerini, memleketlerini ve günün tarihini yazmışlar.

Pazartesi gününe kadar bu kampta kaldım. Sonra, sabah 6'da 'termin'(Almanca 'randevu') için uyandırıldım. Temizliğinden bir türlü emin olamadığım kahvaltıya elimi sürmeden, bekleme odasına yollandım. Almanya'da mültecinin en temel işi, hiç kuşkusuz, beklemektir. 'Termin' demek, birkaç dakikalık bir iş için bazen 5-6 saate kadar beklemek demektir. O gün de saatlerce bekledikten sonra, elime bir kağıt tutuşturup 'haydi yallah!' dediler. Kağıdın üzerinde 'München' yazıyordu. Anlaşılan kaç yüz kilometre uzağa, bu 'yaban el'de bana destek olabilecek akrabalarıma en uzak noktalardan birine gönderiliyordum. -Ki bütün mülteciler bu 'en uzağa transfer' uygulamasının Alman Devleti'nin bir yıldırma politikası olduğunu düşünüyorlar. Ben de itiraz etmeye çalıştıysam da, dilsizlikten muzdarip olduğumdan, birkaç el kol işaretinden ötesini yapamadım. Hiç değilse bu uzak yolda dilsizliğim ve Almanya'nın demiryolu sistemine yabancılığım nedeniyle kaybolmayayım diyerek, akrabalarıma beni istasyona bırakmalarını ve en az aktarmalı trene bindirmelerini istediğim bir not yazdırdım; onu da 'Çocuk değilsin!' gibi kaba bir ifadeyle reddettiler.

Burada bir parantez açıp, Almanya'da mülteci kamplarında çalışanların tavırlarına da değinmem gerekir. Çalışanların hepsi değilse de bir çoğu, birbirleri arasında kurdukları fevkalade kibar iletişimin tam tersini reva görürler mülteciye... Komutan-asker ilişkisi kurmaya çalışır, daima emir kipiyle konuşurlar. Ve çok defa başımıza geldiğinden biliyorum ki, kapıyı suratınıza çarparlar! Mülteci ise, hem derdini anlatacak kadar dil bilmediği, hem de sürekli 'gönderilme' korkusuyla yaşadığı için, sesini bile çıkaramaz onlara. Bu uygulamalar, Chemnitz'de, Münih'te kaldığım iki kampta ve Ulm'da bulunan şimdiki 'heim'de hep aynıydı. Böyle olunca insan, münferit değil de sistematik olduklarını düşünmeden edemiyor.

Konuya dönelim...

Öyle veya böyle, Münih'e vardım. İçimde hep, 'Belki oradaki kamp öyleydi; buradaki düzgündür' fikri vardı. Bu beklentiyle, akşam vakti ulaştım kampa. Olanca gülümsememle uzattım 'transfer kağıdı'mı. Karşımda ise yine, filmlerde gördüğüm Amerikan hapishanelerinin gardiyanlarına benzeyen, gülmek nedir bilmeyen ve daima emir kipiyle konuşan bir görevli vardı. Sakız çiğneyerek bir kağıda, bir bana baktı. Sonra kapı otomatiğine basıp, sertçe bekleme odasını gösterdi: 'Git! Bekle!' Gittim, bekledim. Yaklaşık iki saatin ardından, bir form doldurtup başka bir odaya aldılar. Üstümü başımı, elbiselerimi arayıp, ilkel bir biçimde, boyayla parmak izlerimi aldılar. Başvururken zaten alındığını anlatmaya çalıştıysam da, kabaca elimi çekiştirerek beni dinlemediğini anlattı. Bu sırada ayrıca, akrabaların destek olmak için verdikleri, buralarda hava kadar lazım olan paramın önemli kısmına da el koydular. Anlatmaya çalıştım; benim bile sayılmazdı o para. Ama dinletemedim. Aynı sert ve insanlık dışı ifadeyle karşılaştım.

Beni bir odaya yerleştirdiler. O gece onca kabus olmuştu ki, numarasını bile unutmam: 101 numaralı oda... 2 Kongolu, 2 Burkina Fasolu, 2 Afgan, 2 Suriyeli ve ben... Elime de içinde süt, tost ekmeği ve peynirden başka bir şey olmayan bir poşet tutuşturmuşlardı. Bu odanın bundan sonraki kalıcı odam olduğunu düşündüm. Kimsenin dilinden anlamıyordum. Ne olup bittiğini soramıyordum. Yatağa uzandığımda yanımdakiler gülüşüyorlardı. İnsan o psikolojiyle, dilini anlamadığı herkesin kendisine güldüğünü sanıyor. Gittim ve aynı görevliye bir biçimde hiç Türk veya Kürt olup olmadığını sordum. Aynı iticilik ve kabalıkla 'Go! Sleep!' yanıtını verdi. Öfkeden ve çaresizlikten ne yapacağımı şaşırmış halde kendimi dışarı attım. Ülkeme dönüp 10 yıl hapis yatmayı ciddi olarak düşündüm. Heralde bundan daha kötü olamazdı! Saatlerce amaçsızca yürüyüp, ancak sabaha karşı geri döndüm. Yatağıma uzanıp uyuyacaktım ki, yine aynı adam, saat 5:30 gibi, yatak demirlerine vurarak uyandırdı hepimizi. 'Termin'imiz varmış!

Terminden sonra öğrendim ki, o oda geçiciymiş. Yukarı katta, 15 kadar Türkiyelinin yanına gönderdiler beni de... Bu sırada öğrendim ki, bana bütün o fenalıkları yapan siyahi Afrikalı görevli de bir vakitler mülteciymiş ve aynı yollardan geçmiş. İnsan psikolojisinin fenalığına dair söylenen onca şey, özellikle de memleketi Stockholm olan, dönüp durdu serimde.

Münih 'Obersendling' metro durağındaki bu kampın fotoğraflarından, vaziyeti az çok görebilirsiniz. Burası da yine, insanlık dışı koşulların hakim olduğu bir kamptı. Biz 'bekar'lar yine neyse de, aileleriyle zorlu bir yolculuk sonrası oraya varan Afrikalıların, Asyalıların ve bilcümle lanetli milletlerden insanların yaşadığı, gerçekten yürek burkucuydu. Ama sonrasında transferimizin çıktığı Münih'teki diğer kampın yanında bu kamp, yine de çok güzel kalıyordu!

Münih'teki diğer kampımız, 'Kieferngarten' metro durağındaki eski bir askeri kışladan bozmaydı; kocaman bir alan... Tam sayıyı bilmesem de, sanıyorum bin kadar mülteci barınıyordu burada. Siyah Afrikalılar, Araplar, Çeçenler, Sırplar, Suriye'deki savaştan kaçmış Kürtler, çocuklar, kadınlar, bacağını, kolunu bombalara kurban vermiş olanlar... Biz Türkiyeli Kürtler de, Suriyeli Kürtlerle tam bir dayanışma ve beraberlik içinde yaşıyorduk. Bütün pisliğin içinde hayatı bir miktar katlanılır yapan bir şey varsa, o da buydu zaten. Bir ara Suriyeli bir Kürt kızıyla, Türkiyeli bir Kürt erkeğinin nişanını bile yaptık; bütün o pisliğin içinde... Kürt, ülkesinin dört parçasındaki zulümle olduğu gibi, buradaki pislikle de halay çekerek baş ediyordu adeta.

München Kieferngarten
Kieferngarten'daki pisliği, denetimsizliği ve sorumluların sorumsuzluğunu, vurdumduymazlığını nasıl anlatsam da tam olarak gözler önüne sersem, bilmiyorum. Fotoğraflarda her yanı pislik içinde, kabin önlerine bile dışkı bırakılmış tuvaletleri görüyorsunuz. Mutfakların, koridorların ve diğer her yerin hali de pek farklı değil. Burada yine bir paranteze ihtiyaç duyuyorum. Bazıları, bu pisliğin kaynağının mülteciler olduğunu, kendi yaşam alanlarını pislettiklerini iddia ediyor; oysa gerçek bu değil. Mültecilerin yaşadıkları yerlere genelde hiç de özenli davranmadıkları doğrudur; ama bunun da sorumlusu, onlara insan gibi yaklaşmayan görevlilerdir. Pratikteki iltica politikası, her yanıyla, adeta onları insanlıktan çıkarmaktadır zaten. Kendisine insan gibi yaklaşılmayan, bir süre sonra uygarlığın yarattığı 'insanlık normlarına' boşvermeye başlar. Bir 'egemen'le karşı karşıya olan insan topluluğunun önünde en fazla görünür olan iki seçenek vardır: Ya kendini onlara 'sevdirmeye' çalışacak ve çoklukla 'kendi' olmaktan vazgeçecek; ya da onların dayattığı her şeyin tersini yaparak, farkında olmadan bir 'özsavunma' geliştirecek. Bu özsavunma bazı mültecilerde, uygarlığın 'insanlık normlarına' bütünsel bir karşı çıkışı içeriyor. Başka bir deyişle, çoğu zaman mültecinin hırsızlığı, kirliliği ve kavgacılığı bile, kendisine insan gibi davranmayan 'uygarlığa' karşı geliştirdiği kendiliğinden özsavunmanın ürünü oluyor.

Kieferngarten'daki toplama kampı, her yanı dışkı kokan, insanların adeta üst üste kaldıkları, denetim adına hiçbir şeyin olmadığı, hapishanevari bir yer... Bütün bu curcuna içinde birbirini bıçaklayanlar, el yıkama lavabolarına küçük abdestlerini yapanlar, mutfakların altını üstüne getirenler bir süre sonra normal karşılanıyor. İnsan doğasının her koşula ayak uydurabilme yeteneğinin gücünü bir süre sonra hissetmeye başlıyorsunuz. Hatta öyle oluyor ki, 'daha kötüsü olur' korkusuyla, başka bir yere transferinizin çıkmasını bile istemeyebiliyorsunuz.

Bu kamplardaki bir başka sorun da, hastalık durumunda ne yapılacağı... Bine yakın kişinin kaldığı Kieferngarten Kampı'nda dahi, sürekli bulunan bir doktor yoktu. Bir revir vardıysa da, ne vakitler açık olduğu bile kestirilemeyen, olanakları fena halde kısıtlı bir yerdi. Gece vakti oluşan hastalıklarda ise elimiz ayağımız birbirine dolaşıyor, görevlilerin yaklaşımı sonrasıysa öfkeden deliye dönüyorduk.

Bu türden ilk ciddi vakayla Obersendling'te karşılaştık. Fena sancılar çeken bir kadın için zorlukla ambulans çağrılmıştı; ama bir türlü gelmiyordu. Kadın acılar içinde kıvranıyordu ve kendini koridorda yere atmıştı. O anı da fotoğrafladık.

Başka bir zamanda ise, aynı durum Türkiye'de zaten yeterince zulüm görmüş bir arkadaşımızın başına geldi. PKK'nin kaçırdığı 8 askerden biri olan ve o dönemde çokça konuşulan Ramazan Yüce de Kieferngarten Kampı'nda kalıyordu. Çatışmalardan arta kalan şarapnel parçalarını halen vücudunda taşıyan ve Türk askerinin olmaz işkencelerine maruz kalan; bu yetmezmiş gibi Türkiye'de kapısını çaldığı pek çok adreste tedavi edilmesi bile reddedilen Ramazan, sonunda, aldığı ağır hapis cezasının da ertesinde, soluğu Almanya'da almıştı. Ama şarapnel parçalarının ve işkencelerin vücudunda bıraktığı ağır hasar sürmekteydi ve kalıcı hastalığı sık sık krizlerle nüksetmekteydi. Bir gece yine hastalığı nüksetti ve güvenliğin olduğu yere doğru koşturup haber vermeye gittik. Panik içindeydik ve bir an evvel ambulansın gelmesini istiyorduk. Almanca bilen arkadaş durumu anlattıktan sonra, görevliler gayet soğuk bir ifadeyle inanmamazlık ettiler önce. Sonra panikli ısrarımıza dayanamayıp 'E gelip bir bakalım hele' dediler. 'Siz doktor musunuz! Neye bakacaksınız!?' desek de, dinlemediler. Yavaş adımlarla odaya geldiler. Bir müddet aval aval bakıp, yavaş hareketlerle ambulansa haber verdiler. Sanki hala inanmıyorlardı! Sanki onların gözünde biz, her şeyimizle yalan dolan makinesiydik!

Bütün bunları, nasıl geldiğime dair 'yol ifadem' ikinci kez alınırken, yetkiliye kısaca anlattım. 'Kısa zamanda başka bir yere transfer edileceksiniz' demekle yetindi. 'İyi ama, orada her zaman, yüzlerce insan kalıyor. Sadece kendim için söylemiyorum ki!' dedim, yanıt alamadım.

Kieferngarten'dan sonra, bir kez daha 'transferim' çıktı. Şimdi istikamet, şimdiki ikametgahım olan Neu-Ulm'du. Bu kez kalıcı 'heim'e gideceğimiz söylendiği için, yine umutlanmadan edemiyordum. Bu kez de, 'belki toplama kampları böyleydi; ama heimler düzgündür' diyordum. Diğer arkadaşların gittiği rezil heimlere göre bir miktar daha düzgün olduğunu söyleyebilirsem de, yine insan onuruna yaraşır bir yerle karşılaşmadım ne yazık ki... 1000 kişilik heimlerin yanında bizim yaklaşık 50 kişilik ve şehir merkezindeki heimimiz 'yine iyi' elbette. Ama bu 'görece iyilik', buranın da insan haklarına aykırı bir mekan olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Burada da 'başımızda' şef sıfatlı biri var ve durmaksızın bağırıyor. Bir şey talep ettiğimizde çoğunlukla kapıyı suratımıza kapatıyor; bize adeta 'aşağı ırk' muamelesi uyguluyor.

Fakat tüm bunlara rağmen, bir mülteciye hayatının en zor tarafının ne olduğunu sorarsanız, alacağınız cevap 'durmak' olur. Mülteciye çalışmak yasaktır. Ayda verilen yalnızca 137 Euro'yla ve haftada iki kez verilen ucuz erzakla geçinmesi istenir. Kampta 'Wie geht's?'(Nasıl gidiyor?) sorusuna verilen en popüler cevap, 'Keine Arbeit, keine Geld! Isst, schlaft! Moment Asyl, moment!'tir.(İş yok, para yok! Ye, uyu! Bekle mülteci, bekle!) Ve kimileri, yıllarca bu durumda yaşıyor. Çoğu mülteciyse yine, bunun da bir yıldırma politikası olduğunu ve bıkıp eve dönmelerinin beklendiğini düşünüyor.

Benim hayatım da böyle. Güne başladığımda kafamdaki ilk soru, 'Bu günü nasıl geçirsem?' oluyor. Memleketteki hareketli, dinamik hayatın ertesinde paslanmamak için de epey çaba göstermem gerekiyor. Ama yine beni ve buradaki Türkiyelileri boşverelim. Ne de olsa Almanya'nın her yanında çok fazla hemşerimiz, dildaşımız var. Ya Afrikalılar ve Uzak Asyalılar? Çoğu zaman yalnızlıktan iletişim kurmayı unutuyorlar. Entegrasyon şansı da verilmediği için, günboyu dilini bile anlamadıkları televizyonun başında oturmaktan başka bir şansları kalmıyor. Şimdi odamızı paylaştığımız Pakistanlı Urdu gibi... Bazen saatlerce oturup duvarı seyrettiğine tanık oluyorum. Günü bitirmek, yaptığı en zorlu iş olsa gerek! Ve memleketinde 3 çocuğunu ve eşini bırakmış bu adam, ayda aldığı 137 Euro'nun da 100'ünü oraya gönderiyor. Bu parasızlıkla yapabileceği tek şey de, oturmak ve duvarı izlemek oluyor!

Benim deneyimim, bir mültecinin Almanya'da yaşayacağı en rahat süreçtir; onu da söyleyeyim. Bütün detayları bu yazıya sığdırmamın da olanağı yoktur. Üstelik daha, çamurlar içinde debelenerek, geçtiği ülkelerde insanlık dışı koşullarda ve bazen işkenceye maruz kalarak hapis yatarak buraya ulaşanlar var. Bir arkadaş, Yunanistan'da 6 gün kelepçeyle uyumak zorunda bırakıldığını, başka biri Avusturya'da 10 kişiyle birlikte küçük bir odada, tuvaletlerini bile birbirlerinin karşısında yapmak zorunda bırakılarak 45 gün geçirdiğini, başka biri ormanlarda aç, susuz, yağmur altında geçirdiği geceleri anlatıyor. Kimi TIR arkasında, kimi sevk edilen yeni otomobillerin bagajında gelmiş. Bulundukları daracık yerlerde tuvaletlerini üzerlerine yaparak katlanmışlar günler süren yolculuğa... Onlar da başka bir yazının konusu olacaklar elbet. Ama eminim, yetkililer zaten biliyor bunları. Peki bunca şey yaşamış ve belki ülkesindeki baskıdan, belki de yoksulluktan kaçarak Almanya'ya gelmiş, insanca bir yaşamı umarak onca eziyete katlanmış bu insanlar, biraz daha saygıyı, insanca koşullarda yaşamayı, insan haklarına uygun muamele görmeyi hak etmiyorlar mı?

Alman Devleti'ne ve Avrupa uygarlığının 'gerçekten uygar' mensuplarına sesleniyorum: Yanı başınızda yaşanan bir zulümdür. Bir duvarda yazılı olduğunu gördüğüm Almanca sloganda dendiği gibi: 'Hiçbir insan, illegal değildir!' Ve yine eski BM Mülteciler Yüksek Komiseri Sadako Ogata'nın dediği gibi: 'Mülteci sorunu, tüm devletlere ve insanlara, insan haklarına olan bağlılıklarını sınayacakları bir sınav olarak sunulmalıdır.'

Avrupa uygarlığı demokrasisiyle ve insan hakları konusunda kat ettiği aşamayla ne denli övünürse övünsün, ne yazık ki, yalnızca mültecilerin hayatı bile, kendilerini yalanlamaya yetecektir. Bu ayıp kapanmadığı sürece, bu 'şanlı' ve böbürlenmeye doyamayan uygarlığın alnındaki kara bir leke olarak kalacak; onun demokrat imajını tuzla buz edecektir.

NOT: Bu yazi, Yeni Özgür Politika Gazetesi´nin 27.07.2013 tarihli nüshasinda yayimlanmistir.


1 yorum:

  1. Bi koğuş arkadaşı kader arkadaşı olarak yazını yaşayarak okuyanlardanım...İnanasın ki eksiği var fazlası yok yazdıklarının...Ülkemizde artık Alamancı Avrupa'da yabancıyız artık...

    YanıtlaSil

BU METİNE DAİR NE DÜŞÜNÜYORSUN?