Öne Çıkan Yayın

Cizreliler intikam gününü bekliyor

Amed'in Dicle Üniversitesi'nde öğrencilik ederken, öğrenci yurdunda birlikte kalırdık Serxwebûn’la. Yurdun geleneksel bol aksiyon...

3 Eylül 2015 Perşembe

Katili herkes tanıyor


O çocuklar... Hani, cenazeleri kıyıya vuranlar...

Bırakalım şok olmuş nazik duyargalarımızı bir kenara; gerçeğe dönelim. 

"Bıktık şu Suriyelilerden!", "Geldiler, mahvettiler hayatımızı", "Sokaklarda dilenmekten başka bildikleri, tuttukları iş yok", "Aman, bir de pisler ki sorma gitsin!" dediklerimiz onlar; tanımazdan gelmeyelim.


Yüz binlerce yurttaşı gibi göç yollarına düşmüş ve şans bu ya Makedonya'ya kadar ulaşabilmiş 13 yaşındaki Kenan, şöyle anlatıyor: "İnsanlar Suriyelileri sevmiyor. Sırbistan'da, Macaristan'da, Makedonya'da. Mesajım şu: Suriyelilere yardım edin. Suriyelilerin hemen yardıma ihtiyacı var. Sadece savaşı durdurun. Biz Avrupa'ya gelmek istemiyoruz."

***

Her yıl yüzlerce mülteci, umut bağladığı ülkeye henüz ulaşamadan, göç yollarında yaşamını yitiriyor. Göç yolu dediysek, bildiğimiz anlamda bir yol değil bu. Kimi ufacık botlarla Yunan adalarına, oradan yine botlarla anakaraya, oradan yürüyerek hedef ülkeye ulaşmaya çalışıyor. Kimi, bir kamyonun kasasında gizlenen daracık bir köşede günlerce yolculuk yapıyor. (Daha geçenlerde, en adi toplumsal hafızanın bile unutamayacağı kadar "geçenlerde", Avusturya'da 71 mülteci, böyle bir kamyonun kasasında havasızlıktan, boğularak yaşamını yitirdi.)

Türkiye, göç yolları üzerindeki önemli duraklardan biri. Diğeri Yunanistan. Üçüncü dünyanın farklı ülkelerinden, son günlerde ise yoğunlukla Suriye'den gelen mülteciler için en çok tercih edilen geçiş güzergahları, bu iki ülke.

Önce ülkeleri içinde, savaşın, çatışmaların orta yerinde, zorlu bir yolculuğa çıkmaları gerekiyor. Ardından şansları yaver giderse tekneyle, gitmezse botla, Türkiye'nin tatil beldelerine, Yunan adalarından birine, İtalya kıyılarına veya anakaranın bir başka sahiline doğru sürükleniyorlar. 

Bitmiyor; birçoğu, mültecilere oldukça sert prosedürlerin reva görüldüğü, yetmezmiş gibi açlıkla terbiye edildikleri ülkelerde kalmamaya uğraşıyor. Bu, ulaştıkları kıyılarda polise görünmemelerini gerektiriyor. Zira Dublin Sözleşmesi, ayak basılan ilk Avrupa ülkesini, iltica talebinden sorumlu kılıyor. Mültecinin sığınmak istediği ülkeyi seçme hakkı bile yok!
Diyelim ki bütün bunları aşmayı bir biçimde başardınız -kimse size bu en zorlu "survivor"ı başarıyla bitirdiğiniz için ödül vermiyor tabii- şimdi de "toplama kampı sınavı" başlıyor. 

Mülteciler, insana reva görülmez mekanlarda yaşıyor. Kafanızdaki Avrupa imajı "uygarlıksal gelişim", "demokratik normlar", "eşitlik, özgürlük, adalet" gibi mefhumlarla malulsa, kendinize format atın. Detaylandırmaya lüzum görmüyorum. Yalnızca, kendi toplama kampı deneyimim sırasında tuttuğum notu burada tekrar etmekle yetineyim: "Kieferngarten'daki toplama kampı, her yanı dışkı kokan, insanların adeta üst üste kaldıkları, denetim adına hiçbir şeyin olmadığı, hapishanevari bir yer... Bütün bu curcuna içinde birbirini bıçaklayanlar, el yıkama lavabolarına küçük abdestlerini yapanlar, mutfakların altını üstüne getirenler bir süre sonra normal karşılanıyor. İnsan doğasının her koşula ayak uydurabilme yeteneğinin gücünü bir süre sonra hissetmeye başlıyorsunuz. Hatta öyle oluyor ki, 'daha kötüsü olur' korkusuyla, başka bir yere transferinizin çıkmasını bile istemeyebiliyorsunuz."

***

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin (UNHCR) raporuna göre Suriye'deki çatışmalardan dolayı en az 4 milyon 13 bin kişi komşu ülkelere, 270 bin kişi ise Avrupa'ya iltica etti; 7.6 milyon kişi de ülke içinde yer değiştirmek zorunda kaldı. (Türkiye'deki Suriyeli mülteci sayısı 1 milyon 805 bin 255.) Bu rakamlar, insanlık tarihinin en büyük mülteci krizlerinden biriyle karşı karşıya olduğumuz anlamına geliyor.

Kobanê'den yola çıkıp önce Yunanistan'a, ardından Avrupa ülkelerine sığınmak isterken ufacık botları dalgalara kapılan, ardından cenazeleri Bodrum kıyılarına vuran Kurdî ailesini, bu tablodan gayrı göremeyiz. Kıyıya vuran, üç yaşındaki Aylan Kurdî'nin, beş yaşındaki Galip Kurdî'nin, annelerinin, diğerlerinin cenazeleri değil sadece; o kıyıda, insanlığın mahkum edildiği trajedi yatıyor. O kıyıda esaretimiz, o kıyıda körlüğümüz, o kıyıda üç yaşında tortop olmuş cenazesi dalgalara kapılmayana dek haber değeri bile sorgulanır hale gelen mazlumiyet öykümüz...

***

Şimdi dört bir yandan sesler yükseliyor. Independent, Guardian, New York Times filan. Sonra bizimkiler; Hürriyet'inden Posta'sına kadar. Manşetten, koskoca haykıran puntolarla hem de: İnsanlık nerede?

İnsanlık, çoktan ölmüştü azizim. Sen Şam'da, Halep'te; sen Beyrut'ta, Gazze'de; sen Kobanê'de, Tel Abyad'da; sen Amed'de, sen Reyhanlı'da... Ne söyledin, ne yaptın da şimdi feveran ediyorsun?

Mültecilik, macera arayışı değil ki. Mültecilik, beğenmediği ülkeyi terk edip hayalinin peşine düşmek değil. Mültecilik, yeşil pasaport peşinde internetten "kısmet" aramaya da benzemez. Milyonlarca insan, Eyfel Kulesi'ni görmeye gitmiyordu ki.

Sen, milyonlarca insanı mültecileştiren, göç yollarına düşüren, ufacık botlarda denizler, daracık kamyon kasası sığınaklarında anakaralar aştıran savaşı, yokluğu, çaresizliği düşündün mü hiç?

Sen, yaşadığın ülkenin bu akıbetteki politik, ekonomik, askeri payını hesap ettin mi?

Hayatında bir kez olsun, mücadele ettin mi?

***

Yalnız cenazeleri sahile vuran bebelerimizin değil, topyekün insanlığın katili ortada duruyor. O katil, yıllardır pişkince, "Mülteci sorunu, tüm devletlere ve insanlara, insan haklarına olan bağlılıklarını sınayacakları bir sınav olarak sunulmalıdır"* gibi sözler sarf ediyor.

Bu sözler, kulağa hoş gelebilir. Ah, ne de demokratik, çağdaş normlar; ne üst düzey bir kavrayış düzeyi! Muhtemelen şık bir resepsiyon salonunda, nazik ve duyarlılıktan bi' yerleri incinmiş konukların önünde söylenmiştir. Fakat hayır: "Sosyal hizmet", son tahlilde, kapitalizmin suçunu örtbas etmekte kullandığı incelikli bir silahtan başkası değildir. Ve "sosyal hizmet", mülteciliği de, mahkum edildiğimiz başka hiçbir mazlumiyeti de onaramaz.

*: Eski Birleşmiş Milletler Mülteciler 
Yüksek Komiseri Sadako Ogata

Yeni Özgür Politika, 5 Eylül 2015

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

BU METİNE DAİR NE DÜŞÜNÜYORSUN?